Adımız, soyadımız kimlikte ne olursa olsun, gerçek olan bu değil…

Parmak izimiz değiştiremediğimiz tek kimliktir. Sadece insana özgü olmayan bu eşsizlik bir ağacın dokusunda veya taşın yapısında da mevcuttur. Öyle ki sadece doğaya sağlanan bu ayrıcalığı, diğer maddeler kıskanırcasına kendine özgü olanı sergilemek isterler. Demire atılan kaynak bile dokusuyla öne çıkmak için elinden geleni yapar. Sanki onlarda bunun bir ayrıcalık olduğunu bilirler.

Kimlik ise, batıl ve bir o kadar insancıl olgudur. İnsan kavramı içerisinde içkin hale gelmiş kimlik durumu, belirleyiciliğini fiziksel varoluşla değil, toplumsal konumuyla elde eder. Kadın bir kimlik olarak her şeyden önce insanlığın değişmez muhtevasına ait bir izdir. Üretkenliğin doğa tarafından kutsanmış parmak izi kadının embriyo oluşundan itibaren tahakküm olmuş niteliğidir. Bu üretkenlik durumu kadından insana geçmiş ve böylece medeniyet olgusunun yegane faili konumuna gelmiştir. Ancak erkeğin fizyolojisinden müteşekkil olan kısırlık, onun tahakküm edici buyurganlığıyla yer değiştirip kadınsı üretkenliği ele geçirmiştir. Böylece erkek medeniyet yaratıcı tür olarak ortaya çıkmıştır. Asıl olan burada, erkeğin sahip olduğu toplumsal üstünlüğü, emek sömürücülüğü ve yaratım hırsızlığıyla kadın üretkenliğini gasp etmesidir. En yalın anlamda kadının doğurduğu çocuk dahi daha çok erkeğe aittir; erkeğin soyunu sürdürür; babaya tabi bir toplumsallığın parçasıdır.

Parmak izi, çalışması bu düşünsel kaygının bir ürünüdür. Burada kadın elinin zarafetine dair görsellik, geride gelen, geçmişin gölgesine dair bir iz değildir, aynı zamanda medeniyetin geleceğine dair bir öngörünün işaretidir. Bu izlerin iş yapan, emek üreten, her yaratım çehresine ifade kazandıran el organında olmasının manidar bir tarafı vardır. Kadın böylece her üretime iz bırakır ve kendisinden olanı yaratılana iletir. Bu nedenle parmak izi, sadece kriminal bir veri değil, önem boyutu devasa olan bir üretimler periyodunun temel yapıcısıdır.